

Terapi,en basit tanımıyla başka birinin psikososyal sorunlarını, psikolojik araçlarla çözme girişimidir. Söz konusu araçlar, günlük dilde kullandığımız sözcüklerdir. Dertli, sıkıntılı bir insana el uzatmak ve destek olmak üzere terapist, sözcüklere başvurur. Terapistler dışında yakın dostlarımız da sözcüklerle bizlere yol gösterebilirler. Kurulan simgesel iletişimler ve duygusal etkileşimlerle karşımızdaki ıstıraplı insanın kafa karışıklığını giderebilir, çaresizlik duygusuna kapılmış olana bir yol gösterebiliriz. Hangi kültürde olursa olsun insanlar, başkalarına yardım amacıyla teselli, yol gösterme, nasihat ve tavsiye biçimindeki psikolojik araçları kullanırlar. Dostlarımız bir amatör terapist rolü yüklenebilirler. Ancak bu yardım ve destek ilişkisinde hayal kırıklığından söz edilmez. Olsa olsa dostunun önerisinin işe yaramadığı söylenir. Düş kırıklığının sonucu olan kızgınlık ve öfke nasihat ya da teselli veren kişiye yönelmez. Terapistin de işlevi ve rolü bir bakıma dostlarımızın bize yardım etmek ve destek olmak üzere meşreplerine uygun olarak seçtikleri girişimlere çok benzer. Ancak terapide yaşanan hayal kırıklığı çok derin ve sarsıcı olabilmektedir. Terapist, bir meslek mensubu olarak yetkili mercilerden onay almış, içinde yaşadığı toplumda meşru sağaltım otoritesi olarak kabul görmüş kişidir. İyileştirme aracı olarak etkileşimin ön planda olmasının önemli bir sonucu olarak mesleki başarısı, onun benimsediği kuram ve teknikten daha çok kişiliğine bağlıdır. Terapi olarak adlandırılan pratiğin, farklı kültürlerde benzer anlamlarda kullanıldığını biliyoruz. Terapistler, geleneksel kültürlerde başarılı olmuş şaman ve rahip gibi din adamlarının ayaklarını kaydırmış ve “iyileştirme sanatının” tahtına oturmuş beyaz önlüklü modern şamanlar olarak görülebilir. Büyücü şaman ya da şifacı din adamları da günümüzün terapistleri kadar iyi eğitim görmüş, seçkin kişilerdi. Ancak, şaman, şifacı özelliğini kendisinden değil, doğaüstü güçlerin insanlar üzerinde etkileri olduğuna dair paylaşılmış köklü inançtan almaktadır. Şifa durumu, şifacının ve dertli insanın özel bir takım bilinç değişimlerine girebilmeleriyle bağlantılıdır. Büyücü tabip rolündeki şifacıların günümüzde de etkili oldukları pek çok kültür halen mevcuttur. Bilimsel ve rasyonel yöntemlerle çalıştığını iddia eden modern terapistler de hastanın güvenini kazanmak için en az şamanlar kadar çaba sarf etmek durumundadırlar. Modern terapilerde de müdahaleler makul ve anlaşılır gerekçelere dayanmalı, tutarlı ve bütünlüklü olduğu kadar hayatın gerçeklerine uyumlu olmalıdır. Bu anlamıyla terapiler, Batı uygarlığı kökenli olup, taşıdıkları hayatları onarma iddiası ile Aydınlanma projesinin çocuğudur. Psikoterapiler,”şifacılar sınıfı”nın mensupları tarafından uygulanır. Bu kişiler, bağlı oldukları ekollerin tekniklerinde ustalaşmak için kendilerini sürekli yenilemek ve geliştirmek zorundadırlar. Geçimlerini, zaman ve enerjilerini ücret karşılığı takas ederek sağlarlar. Sonuç olarak terapistler, sürekli olarak, uzmanlığı gereği “duygusal açıdan sıkıntılı” insanlarla ilişki içindedir. Bu bakımdan da bir tür “ruhsal kirlenme” yaşamaya mahkumdurlar. Ücret karşılığı bu hizmeti veriyor olsalar da mesleki bıkkınlık ve hayal kırıklıkları yaşamaya karşı hazırlıklı olmaları gerekir. Terapiye başvuranların yaşadıkları hayal kırıklıkların bir kısmı da işte bu bıkkınlık ve tükenmişlikten ileri gelir. Türü ne olursa olsun terapilerin tümünde ortak olan bir sorun vardır. Terapistin görevi, yapılması gereken şeyi hastanın yapmasını sağlamaktır. Yapılması gereken de hastanın bir türlü yapamadığı şeylerdir. Bu da bir paradoks yaratır. Hasta üstesinden gelemediği sorununu terapistin halletmesi beklentisi ile çıkagelir. Terapist de düzelmesi ya da daha iddialı bir deyişle iyileşmesi için, hastanın çoğunlukla kaçındığı şeyin üstüne gitmesini ister. Bu paradoks en çok da nevrotik korku ve saplantılarla çalışırken belirginleşir. Panfobik bir hasta, anlamsız ve mantıksız olduğunu bildiği halde elinde olmayan korkuları yüzünden yaşamının kısıtlandığını, gündelik hayat kalitesinin düştüğünü ve verimliliğinin azaldığını yana yakıla doktora anlatır. Mümkünse ona acı çektirmeyecek, büyük zahmetlere katılmasına gerek olmayacak yöntemlerle, bu sorununun halledilmesini ister. Tedavinin nasıl olacağına ilişkin görüşmenin yapıldığı, hastanın tedaviye aktif katılımının beklendiği, korkularıyla yüzleşmesi için korku nesnelerinin üstüne gitmesi gerektiği yolundaki açıklamaların yapılmasından sonra, ilk seanstan başlamak üzere terapi süresince üç tür nevrotik tutumla karşı karşıya geliriz. Birinci gruptakiler:” Hayatımda onca tatsızlık ve doyumsuzluk varken, üstelik dünyanın beni anlamadığı apaçık ortadayken, korkularımın üstüne gitmek ve kaçındığım acı ile yüzleşmek gerektiği de nereden çıkıyor?” diye düşünen ve yanlış bir terapiste geldiğine kanaat getiren hastalardır. Hayal kırıklığını erkenden yaşayan bu tür hastalar ilk adımda içine düştüğü hayal kırıklığı ile başka teknik ve yöntemleri olan doktorlar aramaya koyulurlar. Bu gruptaki hastaların, terapistlerini, kadiri mutlak bir güç olarak görme eğilimi vardır. Oysa “karşısında duran kişi öyle sandığı gibi ya da ona anlatıldığı gibi işinin ehli bir profesyonel değildir.” Şifayı hipnoz yaparak ya da sihirli bir ilaç vererek sağlayacak başka bir terapist arama planı, bu aşamada yapılır. İkinci gruptakiler ise peşini bırakmayan sorunların(korku ve takıntılar vb) kısmen de olsa kendilerinden kaynaklandığına ilişkin belli belirsiz bir kavrayışa sahiptirler. Korkularıyla yüzleşme cesaretine daha önce sahip olamadıklarına ama “evvel Allah bu ünlü terapistin yardımı sayesinde bu kez bunu başaracaklarına” dair inançlarını ilk seansta terapiste bildirirler. Akıllarınca terapistlerini cesaretlendirirler. Bu kez azimli olduklarını, morallerinin hiç olmadığı kadar yüksek olduğuna terapisti inandırmaya çalışırlar. Oysa cesaretlendirilecek olan hastanın bizzat kendisidir. Terapist de zaten ilk görüşmeden itibaren bunu yapmaya çalışıyordur. Bu tür hastalar, birkaç görüşmeden sonra kendilerini daha iyi hissettiklerini bildiriler fakat asıl mesele olan korkularının, hala devam etmekte olduğunu da eklemekten geri durmazlar. Bunlar “iyi ve başarılı hasta” rolünü hemen üstlenen ve terapide “balayı dönemi” diye bilinen geçici subjektif iyilik haline girmeye yatkın kişilerdir. Terapistin anlayışlı ve yargılamayan tutumu, kısa bir süre de olsa o kadar iyi gelmiştir ki, bu durumun bozulmasını istemezler. Kısacası asıl sorunlarını geçici ve aldatıcı bir iyilik duygusu veren acısız ve zahmetsiz bir alana kaydırırlar. Ancak balayı uzun sürmez. Korkular tam gaz yoldadır. Artık bu “cicim ayı” bitmek üzeredir. Düş kırıklığı kaçınılmazdır. Bu noktadan sonra iki seçenek vardır. Terapisti terk etmek, bir başkasını eskiden olduğu gibi aramaya başlamak yollardan birisidir. Bu gruba giren hastalardan bir kısmı, nevrotik patolojinin kısmen daha hafif olduğu ya da terapistle daha eşitlikçi ilişkiye yatkın olanlar, terapistin performansından hoşnut olmadıklarını ifade edebilecek medeni cesarete sahip olanlardır. Klasik psikanalitik literatürde hastanın terapiste karşı hissettiği bu negatif duygu ve tutumlar, “negatif transferans” olarak adlandırılır. Hastasının kendisine yönelik olumsuz duygularından ve düşüncelerinden, narsisitik yaralanma ve incinme yaşamayacak kadar deneyimli ve olgun terapist, hastanın bu olumsuz tutum ve duygularını ele alıp işlemelidir. Terapist şanslı ise, hasta terapinin içinde bu tür yaşantıların doğal olacağını kavrar ve daha gerçekçi beklentilerle ve daha aktif bir işbirliği ile yola devam eder. Deneyimsiz ve başarılı olma hırsı yüksek olan terapist, hastanın kendisine yönelik olumsuz izlenim ve duygularını bir husumet(hostilite) olarak algılar ve tedavi kesilir. Bir başka olasılık da hastanın, terapistin negatif transferansı ustaca ele alma girişimini kavramaması durumudur. Bu koşullar altında sonuç yine hüsrandır ve hasta tedaviyi bırakır. Üçüncü grup hastalar, tedavinin içerdiği yapısal paradoksun anlamını kavrayacak ve korkularıyla baş etmesi için belirli bir dozda acı ve zahmete katlanması gerektiğini görebilecek kadar iç görü sahibi nevrotiklerdir. Bu gruba giren hastaların bir bölümü, tedaviyi terk etmesine yol açan bir düş kırıklığı yaşamadan önce, ağır bir terapi çalışmasının sadece sıkıntı verici bir şey olmadığını keşfedenlerdir. Terapisti, omnipotent olarak görmeyen ama güvenilir ve inandırıcı bir profesyonel olarak algılayan bu tür hastalar, yaşadıkları korku ve saplantıların, aslında kökleri daha derinde olan, daha genel ve karmaşık bir bozukluğun belirtileri olduklarını ilk bir iki görüşmede kavrayan kişilerdir. Gerçi artık önündeki iş, bir bakıma daha büyük görünse ve başlangıçta düşündüğünden daha uzun zaman alacak olsa da, bütün bunlar anlamlı ve yararlı olacaktır diye düşünür. Tedavi işbirliği sırasında epeyce acı ve ıstırap çekeceği aşikardır. Bir trafik kazası geçiren profesyonel bir sürücüye meslektaşlarının verdikleri “ aman arayı soğutma hemen, şimdi direksiyonun başına geç” türündeki altın öğüdün içerdiği hikmeti anlamıştır. Her ne kadar terapist, hastayı, onun kaçınmak istediği şeye yöneltip dursa da , genellikle hastaya karşı hastanın kendisine ve yakınlarının ona karşı olduklarından daha anlayışlı ve yumuşak davranmaktadır. Öyle ya aile büyükleri ve dostlarından gördükleri; “ ne var bunda korkacak, çekinecek”, “hadi toparlan”,” aklını başına devşir, iradeni kullan” “şımarıklığın ne alemi var, üstüne git ve yen” gibi küçümseyici ve yargılayıcı tutumlar, şükür terapistinde bulunmamaktadır. Aksine terapist, korkularının haklı, anlaşılır ve geçerli nedenleri olduğunu söylemektedir. Ayrıca bu terapist, sadece korktuğu şeylerle ilgilenmiyor, üstüne üstlük kaçındığı, sakındığı şeylerin anlamı üzerinde ısrarla duruyor. Sahi bu anlamsız, saçma korkuların ve takıntıların anlamları ne ola ki? Diye düşünmektedir. Ben de merak etmeye başladım der. Bu tür hastaların konumu, ünlü sufi Şibli’nin şu metaforuna çok uygun düşer. “su içmekten korkan köpeğin susuzluk canına tak edipte göletteki yansıması pahasına suya dalınca hayalet kaybolur.” Nevrotiklerin durumu (değişme motivasyonu) da buna benzer. Korkularının artacağı ve daha çok acı çekeceğini sanan fobik kişi, terapiye girdikten (suya atladıktan) sonra korkuları hafifler. İşte bu noktadan sonra hasta, kendi iç dünyasının derinliklerine inmeye başladıkça keşfettiği ruhsal deneyimleri daha iyi ifade etmeye başlar. Bu da bir rahatlamanın ötesinde korkularının üstüne gitme cesaretini de arttırır. Terapi sürecinin yapısında bulunan paradoks kimi durumda yukarda anlatmaya çalıştığım gibi bir hayal kırıklığı yaşanmasına neden olabilir. Nevroz yapısına içkin olan paradoksun yarattığı engeller dışında, terapistin kişiliği ve terapi yaklaşımından bağımsız bazı çevresel faktörler de düş kırıklılarına yol açabilir. Bu duruma bir örnek olarak kişisel mesleki yaşamımdan söz edebilirim.